DOKUNUYORUM, ÖYLEYSE VARIM

Bu yazı size asla "dokunmanın" önemini anlatamaz. Okuduğunuz ya da size okunan ama, teninizde hissedemediğiniz, dokunamadığınız hiçbir yazı size tam anlatamaz "dokunmanın" dayanılmaz ağırlığını. Hep bir şeyler, önemli şeyler eksik kalır.

Bir "dokunuş"la başlar yaşamınız ya da "dokunmak" yaşamınızla başlar ve bir ömür boyu sizi asla terketmez. Annenizin memesidir aradığınız ilk temas; ilk gözyaşlarını dökersiniz bu temasın eksikliğinde. Doymanız falan yetmez çoğu kez; dokunmak için verirsiniz ilk kaybetmeye mahkum savaşınızı. Aslında anne de (ne yazık ki asla bilemeyeceğim) aynı zevki yaşar bu şehvetli birleşmede, iki vücudun tek vücut oluşunda.

"Görmek", "duymak" güzeldir ama hiçbir zaman tam kesmez insanı. "Dokunuş"tur hepsinin yerini alabilen; gerekli bütün besinlerin, savunma hücrelerinin bulunduğu bir anne sütüdür yaşamınızda.

Birbirine değmeyen iki elektrik yüklü buluttan asla çakamaz karanlıkları yırtan bir şimşek.

Boşaltamadan enerjilerini, devam ederler yollarına bulutlar, bulutcuklar; giderler bilinmeyen yerlere.

Sevgi ancak dokunarak tam olur.

Bir öpüşme, bir sımsıkı sarılma, sarmaş dolaş yürüme, ellerin kenetlenmesi ile anlam kazanır sevgi. Öpüşürken gözlerini kapatsan da olur, hatta daha iyi olur.

Dünyadan çok daha uzaklarda varırsın bu uzayda kenetlenmenin büyülü zevkine.

Mavi mavi gökyüzü, ayın karanlık yüzü, yanıp sönen yıldızlar hayranlıkla seyretmeni değil, hep gidip onlara dokunmanı beklerler.

Birbiri için yanıp tutuşan iki bedenin sevişmesi (ama nasıl olursa olsun) yaşamın en önemli, en yaşanası olgusudur. Ne romen rakamlarıyla, ne çivi yazısıyla tarif edilebilir, ancak yaşanarak ve yaşanırken hissedilir.

Temasın olmadığı bir sevgi; duvardan sana bakan kedi resimli takvimdir. Şöyle avucunla sıcacık tüylü bir gerdanını okşayamadıktan sonra hiçbir anlamı yoktur o boncuk gözlü kediye duyduğun hislerinin, yazacağın "ben kedileri çok severim" konulu doktora tezlerinin.

Uzaklar'daki sevgilinle mektuplaşmak gibidir, iki insan kolu toplam uzunluğundan daha uzak mesafeden, yani anında dokunamayacağın bir menzilden anlatmak hislerini, paylaştığını sandığın bir yemeği, bir sohbeti.

Ne, yediğin kütür kütür elmanın tadı vardır, avucunda tutmayıp çatalla yediğin; ne de o zevki verir tavşan kanı çay; bardağının ince, sıcak beline sarılmadan içtiğin.

"Sanal dünya", "Katil Yosun"dur; umutlarının, sevgilerinin limanını saran, "dokunmak" adına ne varsa yok eden. Çevrene dokunulmazlık zırhı örüp, gerçek yaşamdan izole eden silikon esaslı bir tecrittir.

"Ben seni seviyorum" demek hiçbir anlam ifade etmez, hatta notere tasdik ettirsen de farketmez, eğer aynı yolda iki ayrı beden olarak yürüyorsan ya da yürüyebiliyorsan.

Ne telefondaki ses, ne mesaj kutundaki sevgi sözcükleri, ne de cüzdanındaki vapur jetonlarının yanında duran resim alabilir iki bedenin temasınının yerini.

Görme yeteneğin sana kötü bir oyun oynayabilir günün birinde, hatta kaçınılmaz olarak oynar da geçen yılların; ilerleyen yaşların ardında. "Senin için" takılmış minicik bir küpeyi değil; dürbün gibi gözlüklerin olmadan, o kulağı bile zor seçebildiğin günler bekleyebilir kapının eşiğinde. Ya da karanlık, sadece karanlık olabilir gözlerinle tüm görebildiğin. Kulağının dibindeki bir "seni seviyorum, seni çok seviyorum" dahi artık ancak entegre devreler, micro chipler aracılığıyla ulaşabilir ruhunun derinliklerinde.

Ama ten teması asla seni terketmez, son yürek çarpışına kadar.

Belki bu temas çok daha kalın, çok daha buruşuk deri katmanlarının ardından gerçekleşir; ama hissedersin, belki de artık kaldırmaya gücünün kalmadığı elini tutan bir başka buruşuk eli ya da önünde okyanuslar duran, sımsıcak, küçücük bir eli.

Ne dokunaklı bir yazı, ne de bu yazı yetebilir dokunmayı anlatmaya; sağlam omuzlara, öpülen yanaklara, ıslak dudaklara.

Dokunamadığın herşey sanaldır. Var olduğu iddia edilendir.

Dokunmak; rüyanın bitmediğinin, aslında yeni başladığının, "var" olduğunun, hala yaşadığının, "seninleyim"in, "ben varım"ın ispatıdır.

Gerisi hikayedir…