Aşk neden biter?.. "Bula bula bu günü mü buldun bu soruyu soracak kardeşim" demeyin. İnanın bu iyi niyetli bir yazı...
Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir konu bu... Aslında girişteki soruda birtakım eksiklikler var. Asıl araştırdığım, bir ilişki neden tam bir yerlere vardıktan sonra, bir anda biter?
Fevkalâde subjektif olmakla birlikte, sanırım ben bu sorunun yanıtını buldum. Uyarayım, yazının bu satırından sonra karşı cinsinizle olan ilişkinizi "Alırım dolmayı, yakarım Roma'yı" mantığıyla bitirivermeniz halinde hiçbir sorumluluk kabul etmem!
Birkaç zaman sonra pişman olup rakı masasında, gözleriniz alkolün içinde yüzerken sakın "Bulun uleenn o herifi bana" gibisinden naralar atmayın. "Ben uyarmıştım güzel kardeşim" der, sıyırırım paçamı, bilmiş olun.
Bilirsiniz, mühim insanlar genellikle yazılarında belli bir giriş, gelişme, sonuç sırası gözetirler. Mühim adam olma saplantısının kurbanı olan bendeniz de benzer bir yolda ilerleyeceğim.
Bu uzun girizgâha derhal bir son verile ve insanın "eş" ihtiyacına maskülen bir perspektifle yaklaşıla...
Katiyen başka bir art niyet olmaksızın, salt neslimizin tükenmemesi kaygısıyla, milyonlarca yıldır biz erkekler cansiperane bir biçimde uğraşıyoruz. Bu çabamızın esası yazılı olmayan güdüsel bir kaideyi tatbik edebilme çabası, yoksa aşık olmak, eş bulmak çok da önemli değil.
Yadsıyacak değilim, düşünüyorum da erkek cinsi olarak ciddi bir "güvenlik" sorunumuz var, anne karnında edindiğimiz alışkanlıkla "kadın kokusu"nun içimizde uyandırdığı duygular sadece Freudyenlerin ileri sürdüğü dört, beş yaşlarında edinilen erojenlik kuramından ibaret değil. Basbayağı o güvenlik ortamını arıyoruz.
Bu konuyla ilgili olarak bir diğer tezim de, yine salt soyu, dolayısıyla üreyeni, korumak için salgıladığımız adrenalin miktarı, bence yanımızda bir kadın varken aslan kesilmemiz, yalnızken, "Gözünün yağını yiyeyim vurma güzel abicim..." söylemine sığınmamız bu sebepten...
Tabi söylediklerim bilimsel ya da nesnel değil, bendeniz de bu nitelikleri haizim diye yazmıyorum zaten. Bunlar tamamiyle uzmanlık alanım olmayan konulardaki kişisel görüşlerim.
Ancak, daha nesnel olarak, bir erkek gözüyle konuşmam gerekirse, ki temel veri tabanı Türk kadın ve erkekleri üzerinde bizzat yaptığım bir çalışmadır, bu memlekette erkek için, aşk denen mevzu "bir kadını elde edene kadar bile" sürmüyor!..
Olaya neden bu kadar kesin yaklaştığım konusundaki merakınızı gidereyim. Yaptığım tespitlere göre ülkemiz koşullarında, ortalama bir erkek, aşık olduğu kadını tavlayabilecek maaşı ancak evli ve iki çocuk babası bir aile reisi olduktan sonra kazanmaya başlıyor.
Bu durumda konu mankenimiz olan "gariban" erkek -her ne kadar fena halde "delikanlıyı bozduğuna" inansam da en az inciten niteleme sıfatı bu- bir kadına, iyi bir yerde, iki kap yemek, bir şişe şarap ısmarlayabilmek için kredi kartına abanıyor.
Kafasındaki "zikri olmayan fikri" tatbik edebilmek için -tamamen güdüsel olarak konuşuyorum- yemek sonrası hatun kişiyi bir klube götürüyor.
Klübün kapısındaki iri kıyımlar, fahiş giriş ücretleri, inanın Londra'da bizdeki kapı fiyatlarına adamlar Oasis, Placebo, falan dinliyorlar, kalabalık, kötü müzik, pahalı içki gibi tüm badirelerden sonra, tam erkek ve kadın, gürbüz yeni nesil evladını üretecek kıvama geldiklerinde, sevgi mesajlarının vazgeçilmez aracı cep telefonu ötüyor ve annesinden sıkı bir fırça yiyen hatun, alelacele evine dönüyor.
Hadiseler benzer şekillerde, bir süre sonra hayat müşterektir mantığıyla çiftin kredi kartı limitleri dolana kadar sürüyor. İlişkiler de genellikle bu limitle sınırlanıyor...
Kadınlar ne yapar bilmiyorum ama erkekler izleyen devreyi salaş barlarda içip "ah" çekerek ve sarı icra kağıtları gelmeden kredi kartı borcunu ödemek için çalışarak geçiriyor.
"Ah"ların içeriğinin giden paralar mı, aşık olunan kadın mı yoksa o kadınlarla gidilen yerlerden sonra düşülen salaş ortam mı olduğu konusunda önermeler muhtelif... Ben farklı deneklerde her üç örneği de tespit ettim.
Bu arada, doğal seleksiyon gereği, ilişkileri yukarıda anlattığım gibi başlayan, şanslı çiftlerden bazıları nişan hatta evlilik mertebesine bile varabiliyor.
Bu aşamaya varanlar için ikinci etap başlıyor. Gözünüzün önüne getirin, evlilik merasimi bitmiş, yenen yenmiş, içilen içilmiş, gidebilen balayına gidilip dönülmüş, ilk iş günü sabahı olmuş...
Yeni evli çiftimiz işe gitmek amacıyla uyanıyor. Uyanıyor ve bence felaket o an başlıyor. Düşünebiliyor musunuz, o ana kadar, makyajsız halini hiç görmediğiniz, sürekli en iyi kıyafetleriyle karşınıza çıkan, uyku mahmuru halini neredeyse tanıyamadığınız, o güne kadar aşkın kör gözüyle taparcasına sevdiğiniz kadınla, tuvalet sırasını tartışmaya başlıyorsunuz.
Ne var bunda demeyin? Sanırım, bir kadınla bir erkeğin, erkeğin ayaklarının kokması hali haricinde, aynı evde yaşayacakları travmaların ilki ve en önemlisi budur. Demek istiyorum ki, siz hiç -adlı adınca söylemeyeceğim ama öyle düşünün- hacet gideren Venüs heykeli gördünüz mü?
Tabiatıyla, tinsel ya da tensel tartışması çoktan aşılmış aşk o anda biter. Rivayet edilen yasak elma hikayesinden bu yana aşk için söylenen en tutarlı cümle, aşkın her zaman için erişilmez olana, yasak olana varma çabası olmasıdır.
Romanlara konu olacak büyük aşkların da, görücü usülu denen rezaleti bir kalemde geçersek, ayıp, günah, o, bu, şu ve evsahipleri ne der diyerek beraber yaşamadan evvel, birkaç ilmuhaber ve bir kaç eş-dostla kıyılan nikahla başlamasından ve boşanma ilâmının nerede olduğunu bilen kalem memurundan başka kimsenin de bilemeyeceği güdük hikayelere dönmesinden de temelde bu sistem sorumludur.
Mutlu geçmesini dilediğim türedi 14 Şubat bayramınızı, bilvesîle kutlar, tezlerimi burada noktalarken son bir can alıcı soru sormak isterim: "Sevgilinize aldığız hediye kredi kartı limitinizin ne kadarına patladı?"