Rüyamdan boğulmaya ramak uyandım. Ölmedim. Hiç kimse rüyasında ölmez.
Ölüm gerçektir.
Hayat sanrılar yumağıdır; tek gerçek ölümdür. Ve ölümün volümü yüksektir,
ölenin ardından ağlamaya duranlarda, daha sonra ölecek olanlarda.
Eski yıl yallah; merhaba yeni yıl, hatta yeni binyıl, aleykümmilenyum!
Uyandım.
Kendi kendime suni teneffüs yaptım. Dudaklarımın tadı dudaklarımda;
kekremsi, tuzlu, haz verici.
Uyandım.
Deplasmana çıkmış bir silah sesi duydum. Kendi kendimi, kendime ihbar ettim.
Uyandım.
Hatırlamaya çalıştım. Birbirine benzeyen akraba rüyaların, halden anlamayan
hallerine anlam yüklemeye çalıştım.
-Ey semantik ruh, geldiysen masaya üç kere vur!
Uyandım.
''Hangi cemaatin düş liderine ibadet edeceğim?'' gibi soruların cevabının
peşine düştüm.
Düştüm.
Düşteydim.
Düşeyazdım.
Bugün 2000 yılının son günü; Aralık'ın 31'i; pazar. Sabahtan beri gazeteleri
hatmediyorum; bir bok yok!.. Pardon, var; Nasuh Mahruki'nin Hürriyet
gazetesinin pazar ekindeki yazısından birkaç paragraf dişime dokundu:
''6. yüzyılda Papa 1. Yohannus, keşiş Dionysius Exiguus'tan bir kronoloji
hazırlamasını ister. Keşiş, tahmin edileceği gibi, sayılabilir yılları
Roma'nın kuruluşundan başlatmış ve İsa'nın doğumunu, 753 A.U.C. (ab urbe
condita şehrin (Roma'nın) kuruluşundan beri) diye tarihlendirmiş. Bu tarih
hesabının doğruluğu tartışılabilir elbette, ancak bizim için asıl önemli
olan, Keşiş Dionysius'un yeni kronolojisinde 1 Ocak 754 tarihini, İsa'nın
doğumunu başlangıç kabul ederek 1 Ocak 1 A.D. (anno domini-Tanrı yılı)
olarak adlandırmasıydı.
'0' yılının dışarıda bırakıldığı bu metod yüzünden, ki o dönemde Batı
matematiği henüz bu ayrımı yapabilecek bir 'sıfır' kavramı geliştirmemişti.
Bildiğimiz bütün sayma modelleri altüst oldu. İsa'nın bir yaşında olduğu
yılda, onun doğumuyla başladığı kabul edilen tarih sistemi 2 yaşındaydı.
Bebeklerin ilk doğum günlerine dek '0' yaşında olduğunu ve yalnızca
doğumlarından sonraki aylar itibariyle anıldıklarını hatırlayalım.''
Uyandım.
Hatırladım.
İçim derya deniz.
Sonsuz, uçsuz bucaksız; alabildiğince mavi, mavibildiğince ala.
Ben boyadım…
Rüyalar siyah-beyazdır.
Ölüm gibi.
Uyandım ve hatırladım.
İçim deniz.
Denizin içindeyim.
Nüfusu kalabalık bir denizin kendi içinde Tanrı'sıyım.
Rüya benim rüyam, deniz benim denizim.
Denizin içindeyim.
Birazdan ekran karşısında kös ve dahi lök bir şekilde konuşlanmış bulacağım
kendimi, alkol, sigara, çerez vs likit ve katı kayıntıların biri gidecek,
biri gelecek, sızana kadar. Alkol biyolojimi, televizyondan fırlayan çağcıl
pavyon eğlenceleri ruhumu sarhoş edecek... Ama şimdilik, Nasuh Mahruki
dişime dokunmaya devam etsin:
''Yüzyılların başlangıç sorunu, Keşiş Dionysius'un kronolojisini 'sıfır'dan
değil de, 'bir'den başlatma kararından kaynaklanır. Geçen yıl bizim
yaşadığımız gibi, her yüzyıl geçişinde insanların yaşadığı bu tartışmanın
tek sebebi de bu aykırı uygulamadır.
Bu konuyu şöyle biraz daha açabiliriz; her onyılın adı üstünde on yıldan,
(parmağınızla 1'den 10'a kadar sayabilirsiniz -1,2,3,4,5,6,7,8,9 ve 10- 10 tane tek yıl) her yüzyılın da yine adı üstünde yüz yıldan oluşması
gerekiyorsa, 10 yılı ilk onyıla aittir ve tabii ki 100 yılının da birinci
yüzyılda kalması gerekir. Buna göre, '00'lı her yıl bağlı olduğu yüzyılın
yüzüncü ve son yılı olarak sayılmalıdır. 1900 yılı, kendinden önce gelen
bütün 1800'lü yıllarla birlikte 19. yüzyılı oluşturmuştur, 2000 yılı da
sonraki binyılın başlangıcı değil, yirminci yüzyılın kapanış yılıdır.''
Eyvallah.
Uyandım ve hatırladım.
Denizde milyarlarca rüya sahibi.
Yalnız.
Kalabalık.
Homojen.
Dilemma.
Gemiler trafiği, yıldızlar kalabalığı.
Adları yok, seferleri yok, yükleri yok, yürekleri çifte kavrulmuş leblebi.
Gemi atıkları, ağzıma gelen tükürük; kulağım tahlillerde, verem riski de
var.
El sallayan eller, elemli eller; gidenler kadar, kalanlar da var.
Adım gibi Bülent'im, yelkovanla akrep 24'ü şahadet ettiğinde, televizyon
kanallarının hepsinde, kerameti kendinden menkul birileri yeni yıl
temennileriyle, bazı şehir merkezlerinde bağırıp çağıran kalabalıklar ise
envai salaklarıyla görünecekler; aldığım alkole cila niyetine...
Ve ruhuma el fatiha!
Uyandım ve hatırladım.
Denizin üstü rüya mecrası, denizin altı muamma.
Kan mı gövdeyi, gövde mi kanı götürüyor belli değil.
Bir tarafı, iki tarafı, üç tarafı, dört tarafı, çok tarafı denizle çevrili
karalar var.
Her tarafı denize boğulmuş karalar bağlayanlar var.
Var.
Varla yok arası bir yalnızlık senfonisinde imgelenen hiç adamlar, hiç
kadınlar var.
Var.Gündüzü var, gecesi var, yakamozu var.
Var.
Var ki ne var; adrese teslim umutlar var.
Saat 24'ü vurmadan önce sızmazsam eğer, illavelakin, kırmızı donumu giymeyi
ihmal etmeyeceğim, hah hah ha!
Wallahy!
Uyandım.
Hatırladım ki boğulmadım.
Kulak astım bir İranlı şaire:
Bunalım içinde umudunu yitirme, unutma en lezzetli ilik, en sert kemiktedir.
Denizden, denizinden, denizin izinden; denize bir potkal bıraktım:
İyilikler, güzellikler, umutlar, rüyalar, renkler...
İyi yıllar.